Varoluşçu psikoloji nedir sorusu psikoloji meraklıları tarafından ve bu kapsamda farklı perspektifleri öğrenmek isteyenler tarafından sık sık sorulmaktadır. Psikoloji bilimi birçok farklı yaklaşım içermektedir. Diğer bilim dallarında olduğu gibi psikoloji de farklı bakış açıları doğrultusunda araştırmalar gerçekleştirmektedir. Araştırmalar sonucunda yeni bakış açılarının oluşması da mümkün olmaktadır.

Varoluşçu psikoloji kapsamında en sık, varoluşçu yaklaşım doğrultusunda geliştirilen bir psikolojik terapi türü olan varoluşçu terapi ilgi görmektedir.

Varoluşçu psikoloji, insanların varoluşundan kaynaklanan temel göstergeler ile nasıl yüzleştiğini incelemektedir. Varoluşçu yaklaşım, bir felsefe dalı olarak incelendiğinde, dünya üzerinde yer alan insanların varlığını ve bağlantılı diğer konuları uzun süredir incelemekte olduğu görülmektedir. Bu doğrultuda varoluşçu psikolojinin en çok ilişki halinde olduğu felsefi yaklaşımın varoluşçu felsefe olduğunu söylemek mümkündür.

Kierkegaard, Nietzsche ve Heidegger gibi düşünürler varoluşçu felsefe alanında öncü olarak kabul edilmektedir. Bahsi geçen bu ve diğer varoluşçu filozoflar için ön plana çıkan özellik şu şekildedir. İnsan varoluşuyla ilgilenerek dünyaya ilişkin anlamlar aradılar. İnsanların gerçek isteklerini nasıl anlayabileceklerini ve bu doğrultuda seçimler yapmanın nasıl mümkün olacağını araştırdılar.

Varoluşçu psikoloji kapsamında birçok ünlü isim etkili olmuştur. Örnek olarak, Dostoevsky ve Kafka gibi romancılar verilebilir. Aynı zamanda Sartre, de Bouvoir, Camus, Ioneco ve Beckett gibi varoluşçular ve gerçekleştirdikleri çalışmalar da bir diğer örnek olarak gösterilebilir. Bu varoluşçular, anlamsızlık ve absürd, mantıksızlık, olgusu karşısında insanların deneyimleri kapsamında nasıl yabancılaştığını konu edinmiştir. Kargaşanın sanatsal ifadelerini oluşturmuşlardır.

Varoluşçu psikoloji ve tarihsel gelişimi

Varoluşçu psikoloji ve tarihsel gelişimi üzerine yapılabilecek açıklamalar şu şekildedir. Varoluşçu psikologlar, psikolojide genel olarak kullanılan deneysel metotları takip etmek yerine insanların bireysel deneyimlerini ve kişisel algılayış biçimlerini analiz etmeye odaklanmaktadırlar. Bu nedenle varoluşçu psikoloji için akademik anlamda bir ayrım sergilendiği söylenebilir.

Psikoloji bilimi 19. Yüzyılın sonlarına doğru farklı bir disiplin olarak ortaya çıkmış bir bilim dalıdır. Bu kapsamda deneysel metotlar sayesinde ilerleme göstererek doğa bilimlerinden faydalanmıştır. Varoluşçu yaklaşımın psikoloji dünyasında etkileri doğrultusunda psikolojinin bir dalı olarak varoluşçu psikoloji kurulmuştur.

Varoluşçu psikoloji alanında çalışan varoluşçu psikologlar, psikoloji bilimi kapsamında özgün düşünce ve teoriler öne sürmektedir.

Varoluşçu psikologlar, henüz gelişmekte olan varoluşçu psikoterapiye katkıda bulundukları düşünceler ve metotlar sayesinde terapi alanında büyük etkilere sahip olmuştur. Bu doğrultudaki terapötik hareketin öncüsü Otto Rank olmuştur. Rank, psikoterapi ile ünlenen, psikolojide psikodinamik yaklaşım kurucusu Sigmund Freud’un eski dostlarındandır.

Otto Rank

Otto Rank, burada ve anda bulunan konulara ilişkin bireyin kişisel sorumluluğunu vurgulamıştır. Şimdide olanlara odaklanan Rank, Freud’un psikodinamik yaklaşımı kapsamındaki vurguladığı erken çocukluk çağındaki deneyimlerin önemli olmadığı görüşündedir.

Rank, psikolojik gelişim ve dönüşüm amacıyla bireylerin yaratıcı iradesini araç olarak kullanabilecek bir terapi çeşidi oluşturmayı tercih etmiştir.

Rollo May

Varoluşçu yaklaşım konusunda katkıda bulunan bir diğer isim de Rollo May’dir. May, Otto Rank ve görüşlerinin etkisinde kalmış ve bu durum çalışmalarında sık sık gözlemlenmiştir.

Victor Frankl

Victor Frankl, varoluşçu perspektifi en iyi şekilde yansıtan bilim insanları arasında yer almaktadır. Yaşamın anlamı nedir sorusuna odaklanarak cevaplar bulmaya çalışmıştır. Bu doğrultuda logo-terapi ismini verdiği terapi çeşidini tanıtmıştır. Logoterapi teknikleri kapsamında yaşamın anlamını bulmanın ne derece önemli olabileceğini göstermiştir.

Varoluşçu psikoterapinin Avrupa’daki kurucusu olarak da Victor Frankl kabul edilmektedir.

Irvin Yalom

Irvin Yalom, varoluşçu psikoterapi kapsamında dönüm noktalarından birini oluşturmuştur. Gerçekleştirdiği ve 1980 yılında duyurduğu çalışması sayesinde büyük ses getirmeyi başarmıştır. Yalom büyük ses getiren çalışmasında, varoluşçu psikoterapinin tarihsel gelişimi ve arka planını işlemiştir. Bunun yanı sıra çalışmasında varoluşçu psikoterapistler tarafından kullanılan temel düşünceler nelerdir, hangi metotlar kullanılmıştır gibi sorulara cevaplar bulunmaktadır.

Varoluşçu psikoterapi

Varoluşçu psikoterapi neye önem verir, insanların varoluşsal çabalarına ve endişelerine önem vermektedir. İnsan olmanın getirdiği varoluşsal yabancılaşmalar ve kaygılar varoluşçu psikoterapistler tarafından dikkatle incelenmektedir.

Varoluşçu psikoterapistler, danışanlarının en derinlerinde bulunan varoluşsal korkularıyla yüzleşmelerine izin vermeyi ister. Varoluşçu psikoterapi sonucunda danışanlarının yaşamın gerçekte ne kadar önemli olduğunu üzerlerinde bir baskı hissetmeden kendi özgür iradeleriyle fark etmesini istemektedirler.

Varoluşçu psikoterapi kapsamında varoluşçu psikoterapist, şimdiki zamanda neyin önemli olduğunu keşfetme ve farkındalığını arttırmak yönünde danışanlarını bir arayışa teşvik etmeyi amaçlar. Böylelikle danışanların yeni bir tercih ve sorumluluk aracılığıyla farkındalık kazanmalarını sağlamaya çalışır.

Varoluşçu psikoterapi çalışmaları

Varoluşçu psikoterapi çalışmaları nelerdir sorusuna birçok cevap verilebilir. Başlıca şu açıklamalar yapılabilmektedir.

Varoluşçu psikoterapi ve danışmanlık alanındaki çalışmalar ve akademik programlardan bahsedildiğinde İngiltere ön plana çıkmaktadır. İngiliz Fenomenoloji Derneği ile Varoluşçu Analiz Derneği, varoluşçu psikoterapi ve danışmanlık konularında dergilerinde birçok yayına düzenli olarak yer vermektedir.

Varoluşçu Danışmanlar ve Terapistler Topluluğu, 2006 yılında kurulmuştur. Topluluğun, Emmy van Deurzen ve Digby Tantam tarafından kurulmuştur.

Varoluşçu temalar

Varoluşçu temalar kapsamında, 1980’li yılların ortalarından bu güne deneysel yaklaşımı benimseyen psikologlar yeni bir kuramdan bahsetmiştir. Söz konusu kuram, terör yönetim kuramı şeklinde anılmaktadır. TMT olarak kısaltılan kuramın geliştirilmesinde, varoluşçu yaklaşım ve bir sosyolog olan Ernest Becker ile fikirleri çok etkili olmuştur.

Terör yönetim kuramı, sosyal davranışlar kapsamında varoluşsal kaygı faktörlerinin önemi üzerinde yoğunlaşır. Söz konusu kuram kapsamında insanların ölümden kaçamayacakları gerçeği nedeniyle ölüm kaygısının beslendiği ifade edilir. Bu nedenle insanların ölüm kaygısıyla baş edebilmek için sembolik şekilde ölümsüzlük duygusu veren farklı sosyal bilişsel yapılara inandığı ifade edilir.

TMT kapsamında ifade edilen yapılar içerisinde en ön plana çıkanlar, benlik saygısı ve kültürel dünya görüşleridir. Benlik saygısı, insanlara kalıcı değer duygusu vermektedir. Kültürel dünya görüşleri, insanların dünyayı tahmin edilebilir ve anlamlı şekilde görmesini mümkün kılmaktadır.

Terör yönetim kuramı kapsamında, varoluşsal düşünceyi bilimsel metotlar kullanarak deneysel yöntemler aracılığıyla test edilebilir bir formda incelenir. TMT,  varoluşsal psikoloji ile deneysel psikoloji alanları arasında önemli bir köprü şeklinde görülmektedir. Bunun nedeni olarak varoluşçu görüşün, güvenilir deneysel yöntemlerle birlikteliği temel alınarak geliştirilmesidir.

Varoluşçu psikoloji ile deneysel psikoloji arasındaki etkileşim diğer birçok varoluşçu temalar kapsamında da gözlemlenmektedir. Deneysel varoluşçu psikoloji olarak bilinen psikoloji dalı, bu etkileşimler sayesinde ortaya çıkmıştır.

Deneysel varoluşçu psikoloji

Deneysel varoluşçu psikoloji nedir sorusu kapsamında şu açıklamalar yapılabilir. Deneysel yöntemler kullanılarak bireylerin varoluşsal kaygılarla nasıl başa çıkabildiğini araştırmaktadır. Varoluşsal yaklaşımı benimseyen ilk varoluşçu psikologlar deneysel yöntemi kabul etmemiştir.

Varoluşçu psikoloji ve deneysel psikoloji arasında özellikle 1920’li yıllarda belirgin bir ayrım vardır. Bunun nedeni olarak o yıllarda deneysel psikoloji alanında, deneysel ve metodolojik anlamda daha dar bir bakış açısı olması gösterilebilir.

Modern deneysel metotlar ve teoriler geliştikçe insanların varoluşsal kaygılarının altındaki olası üst bilişsel süreçlere açıklık getirme imkanına sahip olunmaktadır.

Deneysel varoluşçu psikoloji kesin gözleme dayalı deneysel yöntemler kullanır. Bu sayede insanın varoluşsal kaygılarının temelini tanımlamayı amaçlar. Deneysel varoluşçu psikoloji kapsamında tepki ölçüm süresi ve beyin görüntüleme gibi tekniklerden faydalanılır.

Varoluşsal kaygılar

Varoluşsal kaygılar, beşe ayrılmaktadır. Koole, Greenberg ve Pyszczynski tarafından 2006 yılında derlenen çalışma kapsamında varoluşsal kaygılar beş ana başlığa ayrılmıştır. Başlıklar ve açıklamaları şu şekildedir.

İlk varoluşsal kaygı

İlk ana varoluşsal kaygı, ölüm kabul edilmektedir. Bireyin varlığının devam etmesi arzusuna karşı ölümün kaçınılmaz gerçekliği ile psikolojik çatışmaların meydana gelmesinden bahsedilmektedir.

İkinci varoluşsal kaygı

İkinci ana varoluşsal kaygı, yalnızlık olarak listelenir. Bireysel deneyimlerin gerçekte olduğu haliyle asla tam anlamıyla paylaşılamaması nedeniyle bireylerin diğer bireylere bağlı hissetme ihtiyacından doğan çatışmalar.

Üçüncü varoluşsal kaygı

Üçüncü ana varoluşsal kaygı, kişinin kimlik duygusu olarak isimlendirilir. Bireyin benliği ve benliği olmayan veya sınırlı benlik anlayışı ile benlik yönlerindeki bazı belirsiz sınırlar arasında değişkenlikler vardır. Bireyler net bir anlam bulmaya çalışmak ve dünyaya nasıl uyum sağlanacağı arasında kalır. Bu nedenle çatışmalar ortaya çıkar.

Dördüncü varoluşsal kaygı

Dördüncü ana varoluşsal kaygı, özgürlük olarak kabul edilmektedir. Bireyin davranışları ve kendi seçimleri neticesinde sorumluluğunu etkileyen dış güçler ile özgür iradesi arasında kalmasıdır. Bu nedenle birey çatışmalar yaşar.

Beşinci varoluşsal kaygı

Beşinci ana varoluşsal kaygı, anlam olarak sınıflandırılır. Bireyler hayatın anlamlı olduğuna inanma arzusu beslerken anlamın temellerine aykırı veya tutarsız gözüken olaylarla karşılaşır. Birey bu tecrübeleriyle birlikte çatışmalar yaşar.

Büyük beşli olarak anılan, varoluşsal kaygılar ile deneysel çalışmaların, bireyler üzerinde geniş bir etkiye sahip olduğu Koole ve arkadaşları tarafından kanıtlanmıştır. Bireylerin duygu, eylem ve düşünceleri üzerindeki etkileri bu doğrultuda örnek olarak verilebilmektedir.

Varoluşsal kaygılar

Deneysel varoluşçu psikoloji çalışmaları kapsamında yapılan önemli açıklamalarda biri şu şekildedir. Varoluşsal kaygılar, insan davranışlarını en çok etkileyen faktörlerden biridir. Bu yüzden bilinçdışı düşünce ve varoluşsal psikoloji arasında bir bağ olduğundan bahsedilebilmektedir.

Referanslar ve Yardımcı Kaynaklar:

  • Mitchell, Diana. (2020). Existential therapy. 10.4324/9780429347115-8.
  • Greig, Charlotte. (2009). Existential therapy. The Philosophers’ Magazine. 122-126. 10.5840/tpm20094595.
  • Ramey, Benjamin & Hoffman, Louis & Silveira, Danielle. (2020). Existential Therapy, Religion, and Mindfulness. 10.1016/B978-0-12-817204-9.00026-3.
  • Iacovou, Susan & Weixel-Dixon, Karen. (2015). Existential Therapy: 100 Key Points and Techniques. 10.4324/9781315709260.
  • Koole, Sander. (2010). Existential Psychology. 10.1002/9780470479216.corpsy0329.
  • Schiavella, G.. (1966). Existential Psychology. Augustinianum. 6. 178-178. 10.5840/agstm19666193.
  • Bergin, Allen. (1991). Readings in Existential Psychology and Psychiatry.. PsycCRITIQUES. 36. 10.1037/030188.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here